90min Röportaj - Sabri Ugan: Heyecandan R'leri Söylemedim, Spikerlik Hayatım Bitiyordu

Sabri Ugan Interview.mp4
Sabri Ugan Interview.mp4 /
facebooktwitterreddit

90min.com Türkiye departmanı röportaj serisinde bugün konuğumuz Sabri Ugan. Yıllarca Şampiyonlar Ligi heyecanını hem yaşayan, hem de sesiyle bizlere yaşatan Sabri Ugan, 90min.com Türkiye departmanından Volkan Ağır'ın sorularını yanıtladı.

Sabri Ugan ile geçmişe kısa süreli bir yolculuk yaptık ve 20 yılı aşkın meslek hayatındaki anılarını bizimle paylaşmasını istedik.

V.A: Herkese merhaba. 90min.com Türkiye'nin bugünkü konuğu, Şampiyonlar Ligi'ni bize sevdiren sunucu, gol anonslarıyla aklımıza kazınan, yaptığı işlerde çizgisini hiç bozmayan Sabri Ugan. Hoş geldiniz.

S.U: Hoş buldum Volkan. Teşekkür ederim güzel sözlerin için.

V.A: Biz teşekkür ederiz röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için. Sizi ağırlamak bizim için büyük bir onur.

Hemen başlayalım röportajımıza. Tabii sizi tanımayanlar da var. Sabri Ugan özel televizyonların başladığı ilk dönemden itibaren, kulaklarımızda ve ekranlarımızda olan biri. Bir futbol muhabiri, editörü, spikeri, programcısı, moderatörü. Futbol medyası içinde birçok görevi üstlenmiş biri.
Sabri Ugan en çok Şampiyonlar Ligi maçlarını anlatmasıyla hafızalarda kaldı.

Hemen o dönemin öncesinde özel televizyonların kurulduğu dönemde spor servislerinde işe başlamak nasıldı? Nasıl bir şanstı sizin için?

S.U: Aslında baştan başlamak lazım. 91'de askere gitmeden önce de gazeteciydim ama
bir adım öteye geçmek istiyordum. Ne yapabilirim acaba diye düşünüyordum. Spiker olmak istiyordum. Bunun için sınava girmek lazım. Özel televizyonlar yok o zaman. TRT'nin açtığı bir sınav vardı. TRT sınavına girişim 1986- 87 o zamanlar. Girdim ama başaramadım. Onu başarabilseydim Ercan Taner, Okay Karacan, Melih Şendil, Melih Gümüşbıçak, Erdoğan Arıkan gibi isimlerle ekip arkadaşı olacaktım. Ama olmadı.

Ben gazeteye devam ettim ama İstanbul'a gelmeye karar verdim. 3-4 yıl sonra ilk Star’a denenmek için gelişim. 1991 senesinin sonlarıydı. Askerden döndüm. O zamanlar Kanal Market vardı. Kanal 6'nın yan kuruluşuydu. Kanal Market'in sınavlarına girdim ve başardım. Fakat Kanal Market son anda yayın şeklini değiştirdi. Haberleri ve programı olan bir kanalken sadece reklam tanıtımına döndü. Ben reklam tanıtımını başaramazdım. Tam da o sırada Adapazarı'ndan bir telefon geldi. Adapazarı'na dönmem istendi. Adapazarı Belediyesi Radyo Televizyonu kuruldu. Orada çalışmam istendi.

O an düşündüm. İstanbul'da televizyon kanallarının kapısını aşındırırken Adapazarı'nda en azından biraz daha tecrübe kazanırım. İşin nasıl yapılacağına dair biraz daha donanım sahibi olurum. Ondan sonra denerim şansımı.

Bir gün annem Orhan Aldinç'i görüyor (Ayşegül Aldinç'in babası). Çocukluk arkadaşları. "Benim bir oğlum var, çok güzel maç anlatıyor. Ona bir şey yapabilir misin?" diyor. Orhan Abi de anneme laf olsun diye tamam diyor.

Ben bir gün Sakaryaspor-Galatasaray maçı anlatıyorum. Maçı anlatıyorum ama hemen yanımda bir göz hissediyorum. Devre arasında geldi ve sen Türkan'ın oğlu musun dedi. Evet dedim. Başka da bir şey söylemedi. Sonra annemi bulmuş. Senin oğlanın bana ihtiyacı yok. Çok yakında zaten o gelir İstanbul'a demiş.

Benim İstanbul'a gelişim şans oldu. Star TV'nin açıldığı ama biraz daha ilerlediği zamanlar. Kapılarını çaldım. Elimde kasetlerle ben geldim dedim. Ben çok iyi bir maç spikeriyim, çok iyi bir sunucuyum dedim. Cemal Alkan gel bir deneyelim dedi. Ben içeri girdim ve bir şeyler anlattım. Cemal Alkan bana "oğlum sen başka bir iş bul" dedi. Niye dedim. "R harfini söyleyemiyorsun sen" dedi.

V.A: Evet benim de dikkatimi çekti. Bir röportajınızda daha bahsediyorsunuz. Nasıl bir söyleyememeydi o zaman? Bunu nasıl aştınız? Gerçekten söyleyemiyor muydunuz?

S.U: Bence öyle değildi. Bence öyle bir açtım, öyle bir susuzdum, öyle bir heyecanlıydım ki... Dilim damağıma yapışıyordur ondan çıkmıyordur. Yoksa r harfini söyleyememe gibi bir problemim yoktu. Benim bildiğim kadarıyla en azından.

V.A: Bahane uydurmak istemişlerdir belki çünkü daha sonra bir "Jardel" değişiniz var ki. Oradaki r'yi unutmuyoruz.

S.U: Bahane uydurmak istediklerini zannetmiyorum. Şöyle ki; o kadar çok insan geliyordu ki o zamanlar. Yani düşün o zaman ihtiyaç 10 kişi ama başvuran 1000 kişi. Ben kendimi o seviyede görüyorum ama belki o gün o seviyede değildim. Belki o gün formda değildim. O gün motive değildim. Ben öyle değerlendiriyorum.

Ben Adapazarı'na döndüm. Kadri Ortaç beni Adapazarı'ndan İstanbul'a götürdü. Elini taşın altına koydu. Faik Abi'nin (Faik Çetiner) yanına götürdü. Sabri senindir dedi. İstanbul'a gelişim öyle.

Onun öncesinde Şansal Abi'nin (Şansal Büyüka) bana bir sarılışı var. İstanbul'a gittim. Deneme çekimi için. İlk gördüğüm kişi de Coşkun Özarı'nın oğlu Murat Özarı. O zaman Şansal Abi daha Kanal 6'da. Can Tanrıyar da orda. Murat ile beraber kasete gittik montaj yapmak için.

Öztürk Pekin de ordaydı. Şansal Abi döndü Öztürk Abi'ye "bak bakalım Sabri nasıl anlatıyor" dedi. Elim ayağım titreye titreye aşağı indik. Maçın ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Girdim odaya. Anlattım bir şeyler. Ne diyecek acaba? Rapor ne Öztürk Abi'nin? "Şansal Abi, eksikleri var. Hazır mı, değil? Ama olur mu dersen olur" dedi. "Bir de kamera önünde deneyelim" dedi Şansal Abi. Spor Vizyon'un programı vardı. Bitti program. Stüdyo bana kaldı. Sun bakalım dedi. Ben de sundum. "Tam aradığım insanlardan birisin. Gel seni 1 ay deneyelim" dedi. Kalamam dedim çünkü babam yeni vefat etmişti. Adapazarı'nda işim vardı. Annem yalnızdı. Benim eve bir katkı sağlamam lazım ki ben gelebileyim. İstanbul'a gelirsem başarılı olup kadrolu olacağımı biliyorum. Ancak o gün o teklifi kabul edemedim.

Adapazarı'na döndükten sonra bir süre daha geçti. Artık İstanbul'a gitmeliyim diye düşündüm. Kanal 6'ya gittim. Faik Çetiner'e. Kalemin kuvvetli midir diye sordu. Tabii dedim ben gazeteciyim. Spikere ihtiyacım yok ama editör olmak istersen gel dedi.

Gençlere ilk tavsiyem: Birisi sana gel diyorsa, gir oraya. İçerde kovala neyi kovalıyorsan, neyin peşindeysen.

Tabii dedim hemen. Cem Yılmaz, Serhat Ulueren, Murat Deveci, Ersoy Dicle, Murat Özarı'nın olduğu kuvvetli bir ekip vardı. Başlangıcım öyle oldu.

V.A: Bir de havuz başı sunumunuz var. Kanal 6'da Faik Çetiner ile ilgili bir anınız. Aslında bir ikinci dönüm de o olmuş diyelim. O fırsat belki tekrar size geldi. O anıyı da almak isterim.

S.U: Olacağı varmış derler ya. Ama olacağı varı senin kovalaman lazım. Şimdi ben adı konmamış bir spor servisi şefiyim çünkü bütün haberler benden geçiyor. Ben editliyorum. Zaman zaman seslendirmesini yapıyorum.

Faik Abi benim ekrana çıkmamı hiç istemiyordu. Çünkü ekrana çıktığım zaman bu işi aksatacağımı düşünüyordu. Fakat ben bir yandan da ekran kovalıyorum. Tam böyle bir Galatasaray-Trabzonspor maçı öncesi Serhat Ulueren ile Murat Özarı iddiaya girdiler. Kim kaybederse takım elbisesi ile birlikte havuza atlayacak.

Faik Abi'nin odasına girdim. Faik Abi dedim bunlar tanıtım yapamaz. Ben anons edeyim onları öyle tanıtım yaparız. Hayır demek istemediği için dene bakalım dedi. Ben girdim aralarına. "Sayın seyirciler, bir tarafımda Trabzonsporluların sevgilisi Murat Özarı. Diğer tarafımda Galatasaray'ın içini dışını bilen Galatasaray muhabiri Serhat Ulueren. Bu ikisinden biri maç sonrasında havuza takım elbiseleriyle girecek." İlk anonsum buydu.

Enfes. Şahane. Yayınlandı. Tamam. Ben artık ekrandayım. Yavaş yavaş artık heyecanlanmaya başlıyorum. Ama bir yandan da editörlük işlerimi de ciddiyetle yapıyorum. Bizim Stadyum programı olurdu. Faik Abi içeri girdi. Bundan sonra Pazar günleri haberi Sabri sunsun dedi.

Pazar haberi ne? Pazar haberi şu: Merhaba sayın seyirciler. Kanal 6 spor servisinin hazırladığı spor haberlerinden hepinize iyi akşamlar diliyorum. Bu akşam saat 23:00'te Bizim Stadyum başlayacak. Sakın kaçırmayın. İyi akşamlar.

Bu. Pazar günkü spor haberi bu. Olsun. Öyle haftanın 1 günü ben haber sunmaya başladım. Bir gece dedi ki, gece 2'de. İsviçre maçıydı galiba. Önemli bir maçtı. Özetini seslendir bunun dedi. Sen sun dedi. Tamam dedim. Gece 2-2:30. Herhalde bir tek annem seyretmiştir.

V.A: Yani bir özet anlattınız ilk futbol sunuculuğu olarak. Ondan sonra televizyonda anlattığınız ilk canlı maç hangisiydi?

S.U: Dur daha oraya gelme. R'leri söyleyemiyorum değil mi? Bir gün kanala bir geldim. İçeride gözlüklü bir adam oturuyor. Diyorum ki ben bu adamı bir yerden tanıyorum ama nereden tanıyorum. Bir de yönetmen oturuyor. Yönetmen Necdet Ergezen. Sağ tarafta sarışın bir adam oturuyor. Merhaba dedi. Ben Sedat Kaya. İçerideki de Cemal Alkan. Bana Star'a ilk gittiğim zaman "sen r'leri söyleyemiyorsun" diyen adam.

Cemal Abi geldi. Ben seni takip ediyorum. Çok başarılısın dedi. Şimdi biz yeni bir programa başlayacağız dedi. Gece 11:30'da başlayacak ama sen Özlem Dinçer'le sunacaksın dedi. Özlem Dinçer zamanın en önemli mankenlerinden birisi.

Bir gün fotoğraf çekimine gittik Özlem'le beraber. Tabii Özlem yaklaşık 1.80 cm. Ayakkabıyı giyince 1.90 cm. Ben anca 1.70 cm çıkıyorum. Tabii bizim yan yana gelebilmemiz için benim ayaklarımın altına bir şey konması gerek. Ayağımın altına platformu koydular. Boylarımız Özlem'le eşitlendi.
Fotoğraflar çekildi. Özlem kahkahalarla gülüyor. "Neden gülüyorsun?“ dedim." Arkadaşlarım seni 1.90 sanacaklar diye gülüyorum!“ diyerek gülmeye devam etti.

Biz bu arada basketbol maçlarını da anlatıyoruz. Bu esnada Cem Yılmaz askere gitti. Cem Yılmaz askere gidince basketbol maçlarını anlatacak kimse kalmadı. Sabri, anlatır mısın? Valla anlatamam demem çünkü ben spor spikeri olmak istiyorum. Başlarda biraz bocalarım ama olur, yaparım.

V.A: Yani ilk canlı anlattığınız maç bir basketbol maçı mı?

S.B: Zeytinburnuspor'un Almanya'da bir hazırlık maçı vardı. Beni oraya gönderdiler. Saha bulamadıkları için maç iptal oldu. Bana da 2 gün güzel seyahat oldu. Sonra döndüm. Evet, benim hatırladığım kadarıyla ben ilk basketbol maçı anlattım.

Hatta şöyle anlattım. Darüşşafaka'dayız. O maç bitecek. 1 saat sonra da Abdi İpekçi'de bir maç var. Fakat ikisine birden benim yetişebilmem imkansız. 45 dakika kadar bir süre var. Trafik de var tabii. Moto kurye tuttular. Moto kurye ile maça yetiştim.

Daha sonra Cemal Alkan'ın odasına girdim. Tabii samimi olmuştuk o dönem. Cemal Alkan, bir dönem r'leri söyleyemiyor dediğin kişi şimdi en güvendiğin adamın oldu dedim. O program da bana Şampiyonlar Ligi'nin kapısını açtı. Bir gün telefon çaldı. Star TV'den aradılar. Gittim görüştüm ve Star TV'de işe başladım.

V.A: Ve devamında Şampiyonlar Ligi ile özdeşleşme de başlıyor. Kendinizi nasıl geliştirdiniz bu süreçte? Takip ettiğiniz, örnek aldığınız ya da hatalarım vardı şöyle düzelttim, üzerine çalıştım dediğiniz şeyler de var mı?

S.U: Bizim en büyük problemlerimizden bir tanesi şuydu. Belki de Türkiye'nin en büyük problemlerinden bir tanesi bu. Biz birisine gidip de hatasını söyleyemiyoruz. İncinir, yanlış anlar diye düşünüyoruz. Oysa hatayı söylemek, eleştirmek insanı ileri götürür. Ben her zaman böyle bakmışımdır. Ama bunu kimse bana söylemedi. Belki de şundan dolayı söylemedi. Çok büyük hatalar yapmadım. Kendini geliştirmede ise zaten bu işin içinde olunca, sohbet ederken bile insan kendini geliştiriyor. Ama asıl önemlisi şuydu: Ben daha yeni başlamıştım. Biliyorsun Star grubunda o dönem radyolar var. Mesela Güntekin (Güntekin Onay) Manchester United-Fenerbahçe maçını anlatıyor. Ben aşağıda Süper FM'de maçı anlatıyordum. Fakat yine de yerinden bir anlatımım yoktu.

Bir gün ofise geldim. Bir post it kağıt gördüm. 1997 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finali. De Kuip Stadı. Rotterdam. Barcelona-Paris Saint Germain. Sabri Ugan. Ben onu bir okudum. Bir 5 saniye falan ben bir öldüm. Ben olsam ben o maçı bana vermem. Büşah Gençer. Hakkını ödeyemem.

Soruna cevap verecek olursam. Zaten futbol konuşulan bir ortamda kendini geliştiriyorsun. Bir de Star'dasın. O zamanın 4 önemli televizyonu var. Ana lokomotifi var. Sen onlardan bir tanesinin spor spikerisin. Bir dönem sonra Güntekin ayrıldı, ben oranın en üst tarafına çıktım. Kendini hazır tutman gerektiğini hissediyorsun.

Bir şey daha anladım. Bana final çok şey katmış. Cemal Alkan, Sedat Kaya bana çok şey katmış. Ben Star'a hazır gitmişim zaten.

V.A: Anlattığınız futbolculardan, çok kişinin bilmediği ama sizin de görür görmez "bu çocuktan dünya yıldızı olacak" dediğiniz kim var? Kimler var?

S.U: Ama bu çok doğru bir yaklaşım olmaz. Şöyle olmaz. Çünkü benim anlattığım zamanlarda herkes olmuştu. Şampiyonlar Ligi maçı anlatıyorsun mesela. Şampiyonlar Ligi maçı anlatırken... Lig maçı anlatsam haklısın. Ha işte bak, bu genç futbolcu, olacak falan dersin. Ama Şampiyonlar Ligi maçı anlatıyorsun. Dolayısıyla herkes olmuş ama herkesin tanıdığı adamı kısa pantolonlu haliyle ben anlattım.

Messi'yi anlıyorsun mesela. Sahaya girip bir koşuşu var. Diyorsun bundan olacak. Çocuğun birisi var. Kısacık. Ya diyorsun bu kadar kısa adam orta sahada ne yapar? Bu kavgacı orta sahada. O tarafa bakarken öbür tarafa bir atıyor. Araya bir salıyor. Oradan birilerine pres yapıyor. Al sana Xavi. Hemen aklıma gelenler bunlar.

V.A: Peki sizin stadyumda izlediğiniz ilk maç hangisiydi?

S.U: Stadyumda izlediğim ilk maç. Boluspor-Galatasaray maçı. Brian Birch. teknik direktör. Galatasaray'ın teknik direktörü. Onun da hikayesi şöyle. Babam maça gidiyor. Beni götürmüyor. O zaman 5-6 yaşlarımdayım. Bir gün elinde minderle gördüm. Minder varsa maça gitmiş demektir. Bir ağladım. Sen beni nasıl maça götürmezsin? Söz veriyorum Sabri götüreceğim bundan sonra.

Bir sabah uyandırdı beni. Haydi dedi gidiyoruz. Nereye? Maça. Kalk dedi. Arabaya atladık. Bolu'ya gittik. Adapazarı'nda yaşıyoruz. Bolu'da Boluspor-Galatasaray maçını izledik. Yanlış hatırlamıyorsam 3-0 kazanmıştı Galatasaray. Ertesi hafta aldı beni Eskişehirspor-Fenerbahçe maçına gittik. Böyle bir babaya sahip olmak çok şahane bir şey ama şimdi komik bir şey anlatacağım. Ben babamı hızlı yürürken bile görmedim. Babamın spor konusunda ne eksiği varsa ben tamamlamaya çalıştım. Yürüdüm, tramplen atladım, su topu oynadım, koştum, futbol oynadım, voleybol oynadım, kayak yaptım, her şeyi yaptım. Sanki babamın yapamadıklarını yaparsam o hissedecekmiş gibi.

V.A: Peki çocukken hayranlıkla izlediğiniz futbolcu, futbolcular kimlerdi? Bir de onları bilelim.

S.U: Derin bir konuya girdik. Benim zamanımda, yani 1970-1980 arası. 1963 doğumluyum ben. Çocukluk yaşları dediğin yaşlar onlar. Süt Kupası maçları vardı. Siyah beyaz televizyonda İngiltere'deki Süt Kupası maçlarını seyrederdim. O kadar özeldi ki benim için. Hatta sonrasında Fikret Orman'dı değil mi Süt Kupası maçı bu diyen. Süt Kupası çok değerli bir şeydi. İngiltere'de öyleydi. Benim için hâlâ öyle. Oradan mesela benim bir Tottenham hayranlığım vardır. Oradan da Glenn Hoddle. Nedense Glenn Hoddle benim aklımda kalmış. En başta.

Sonra bir gün Almanya-İngiltere maçı seyrediyorum. Ya da kulüp maçı bilmiyorum. Adamın birisi bir geldi. Freekicki bir kullandı. O zamanlar slow motion çekiliyor. Slow motionda bile top hızlı gidiyor. Rainer Bonhof. Gerd Müller'i söyleyebilirim. Johan Cruyff.

V.A: Peki siz nasıl futbol oynardınız?

S.U: Ben başlangıçta kaleye geçtim. Son 1-2 yıldır oynamıyorum. Bende muazzam teknik vardır. Oynamasını bilenle çok iyi oynarım. Ama tek başıma? Tek başıma hayır. Tek başıma forvet ama. Koyarsın. En az 2 tane atarım.

Kaleci olarak başladım. Ondan sonra iyi bir liberoydum. Kaleden öne çıktım sonra. Sonra orta saha. Biraz forvet. Her yerde oynadım. Tabii amatörce. Üniversite takımının kalecisiydim. Boyum çok uzun değildi. Boyum biraz uzun olsaydı Uğurcanlar hikaye. 58 yaşındaydım. Kalede ben olurdum.

Tuna Güneysu'yu, Fatih Terim'i, Coşkun Demirbakan'ı Beşiktaş'ta Yusuf Tunaoğlu vardı Yusuf Tunaoğlu'nu, Sabri Dino'yu meşhur kaleci. Hatta bir dönem bana Sabri Dino derlerdi lakabını almıştım. Bunları da saymadan geçmek olmaz.

V.A: Peki anlatıma geri dönelim ama yine futbolculardan devam ediyoruz. Sizin anlatmayı en çok sevdiğiniz? Tabii çok şanslıydınız. Şampiyonlar Ligi anlatıyorsunuz. Birçok maçı da elinizi ovuşturarak anlatıyorsunuzdur belki. Yine yıldızlar geliyor. Böyle en çok sizi heyecanlandıran hangisiydi o yıldızlardan anlatması? İşte bu gece şu maç varmış bende diye.

S.U: Bu bir şans ama aynı zamanda şanssızlık çünkü artık böyle... Nasıl söyleyeyim sana... Arsa futbolunun sonları. Yani bireysel yetenekli futbolcuların sonları. Artık birazcık daha sistem oyununun, biraz daha teknik direktör oyununun başladığı zamanlar. Bir de tabii Şampiyonlar Ligi olunca taktik varyasyonların daha ön plana çıktığı zamanlar ama işte orada Ertem (Ertem Şener) kulakları çınlasın, çölde bir vaha gibi parlayan Ronaldinho. Yani adamı izlerken anlatmayı falan unutuyorsun. Büyücü gibi. Topu kaybediyor ya aklını kaybediyorsun adamı izlerken. O nerde ne zaman ne yaptı ne etti... Televizyonda falan izlerken hikaye. Ben mesela bazen maçı anlatıyorum. Bitiyor. Aklımda kalıyor Ronaldinho'nun o hareketleri falan. Dur bir daha seyredeyim falan. Yok. Televizyonda o hissi vermiyor sana. Mümkün değil. Anlayamazsın.

Mesela Ronaldinho'nun bir golü var. Chelsea'ye. Yayın içerisinden atttığı gol. Ya ben gözümün önünde. Ayağını dans ettirdi. Topun etrafında. Olduğu yerden bir koydu. Direk ve gol. Geçmiş olsun. Muazzam. Onu anlattığım için büyük şanslıyım.

Mesela Ronaldo Nazario. Şimdi Messi ve Ronaldo'yu bir tarafa bırakırsak. Bu adamlar benim anlattığım top adamlar ama Bergkamp'ı söylemezsem çok büyük bir haksızlık yapmış olurum. O da benim hayran olduğum adamlardan biridir.

V.A: Peki anlatması size şans olmadığı için üzüldüğünüz maçlar, turnuvalar, finaller var mı?

S.U: Tereddütsüz bir tane söyleyeyim. Kopenhag'daki Galatasaray-Arsenal UEFA Kupası finalini ben anlatmak isterdim. Net. 2 kere 2 4. Ama en çok anlatmak istediğim şey şuydu. Bir final, çeyrek final olması şart değil. Bir Dünya Kupası maçı. Ama ya Güney Amerika'da, ya Afrika'da. Futbolun hâlâ kalpten seyredildiği yerlerden bir tanesinde. Çok hayalimdi. Bir de Wembley'de maç anlatmak. Anlatamadım.

V.A: Şampiyonlar Ligi yayınının el değiştirmesi kariyerinizde böyle bir etki yarattı diyebilir miyiz?

S.U: Diyebilirsin ama sadece o değil. Şöyle. Çünkü Şampiyonlar Ligi'nin Star'dan Doğuş Grubu'na, NTV'ye geçmesi çok önemliydi. Fakat 2010-2011 sezonu sonrası o. Ben artık yaptığım işten memnuniyet duymuyorum. Benim ayaklarım geri geri gitmeye başladı çünkü profil değişti. Futbolun profili bir anda değişmeye başladı. Ayrışmalar çok inanılmaz olmaya başladı. O saygılı rekabet gitti yerine avam rekabet gelmeye başladı. Tribünlerin profilleri falan bir anda değişmeye başladı. Dolayısıyla ben mesleğimi yaparken çok tat alamaz oldum.

O sırada ben hala Doğan Grubu'nun elemanıyım. Ve İlker Abi'nin (İlker Yasin) odasına girdim. İlker Abi dedim şans bu şans. Ben artık mutlu değilim. Ben dedim ayrılmak istiyorum. Oğlum dedi kal bak D-Smart'ta maçlar devam ediyor. Yani ben kalsaydım D-Smart'ta maç anlatmaya devam edecektim ama öylesine içimden gelmiyordu ki, geri adım atmadım. Ayrıldım. 3-4 ay hiç sağıma soluma bile bakmadım.

Ondan sonra Radyospor zamanım başladı. İlhan Uzundurukan ve Barış Ertül ile yemek yedik. Beni radyoda görmek istediklerini söylediler. 14-15 yıl Star, 8 yıl Radyospor. Yani ben huzurlu olduğum yerde çok uzun süre çalışıyorum.

V.A: Tartışmalı spor programlarının moderatörlüğünü yaparken de gördük sizi. Pek sevmediğimiz bir alanı futbol medyasının ama yine de bu işte gördük sizi. Bu çelişki hakkında ne dersiniz?

S.U: Aslında bir çelişki değil. Neden, çünkü ben bir profesyonelim. Yani bir yerde çalışıyorsunuz. Sana diyorlar ki şöyle bir program istiyorum senden. Eğer prensiplere çok aykırı değilse başlarsın, yaparsın. Bir de her şeyin bir zamanı var. Sadakat diye bir şey var. Kurumsal sadakat diye bir şey var. Ve yarı yolda bırakmamak diye bir şey var. Bunu şu tamamlasın: Niye ayrıldım oradan? Kimse bana git demedi. Niye ayrıldım?

V.A: Spikerlik sonrası televizyondan biraz uzaklaşıp radyoda daha sık duymaya başladık sizi. Sabahları 2 saate yakın yayınlar yaptınız. Hareketli yayınlardı. Beraberdik de bazılarında. O sizin için nasıl bir tempoydu? Bir de gece temposundan gündüz temposuna geçmiş bir hayat da vardı.

S.U: Süper bir 8 yıl. Meslek hayatımın en güzel 8 yılı diyebilirim. Özgürce yayın yapıyorsun. Ve şöyle bir şey var. Seni yıllarca karşılarına almışlar, görmüşler ama radyoda senin karakterini görüyorlar bir de. Seni tanıyorlar. Sen nasıl bir adammışsın? En çok o beni mutlu ederdi.

Mesela yolda gidiyorum. Çarşıda biri sesleniyor "Sabri Abi. Göbek bağlamışsın abi". Bunu ben televizyondayken görmedim, duymadım. Radyo bu samimiyeti verdi bana. Radyo muazzamdı, müthişti. Mecburen bırakmak zorunda kaldım. Yani o pandemi döneminde biz ailece Bodrum'a gitmek zorunda kalınca ve 3-4 ay da Bodrum'da yaşayınca. Dolayısıyla oraya bir başkası geldi. Sonra dönüp "Haydi ben geri geldim. Ver bana o saati" demek olmazdı. O yüzden karşılıklı çok şahane ayrıldık. Ben Radyospor'un üstüne gül koklayamam.

V.A: Televizyon kanallarına ya da televizyon yayıncılığına bir dargınlığınız var mı? Sizi ikna eden bir proje olsa geri döner misiniz?

S.U: Hiçbir dargınlığım yok. Ne yapıyorsam kendi isteğimle yapıyorum. Majör kanallarda ne spor kaldı ne spor servisi kaldı. Sadece birkaç kanalın birkaç elemanı var. Ve olay tamamen TRT Spor, A Spor ve beIN SPORTS'a kaydı. Birazcık da Tivibu. Hiç, sonsuza kadar evet derim. Nezaketle yaklaşsınlar, ihtiyaçları olduğunu hissetirsinler, saygıyı unutmasınlar. Bu 3'ü. Nezaket, ihtiyaç, saygı. Ben, bana nezaketle yaklaşan her kanala evet derim.

Geçtiğimiz günlerde birisi aradı. Abi şöyle şöyle bir proje düşünüyoruz. Kiminle? İşte şununla. Ne kadar? Şu kadar. Tamam. Ne arayan oldu bir daha ne soran. Milyonlar verseler ben onlarla artık iş yapmam. Nezaket. İnsan sert oluyor ya bazen, durduk yere olmuyor.

V.A: Televizyon ve radyonun dışında da başka bir dünyada artık şu anda üretim de yapıyorsunuz. Bir Youtube kanalınız var. Youtube kanalınızda da yanılmıyorsam yakında daha aktif olacağınızı söylemiştiniz. Daha da aktif olunuyor. Şehirler geziliyor. Kentler tanıtılıyor. Canlı yayın yapan bir kanal kurma gibi de bir planınız var mı?

S.U: Yok. Onu başka arkadaşlarım yapıyor ama şöyle. Geçtiğimiz günlerde çok sevdiğim bir arkadaşım var. Sabri Abi ben sana yaklaşamadım bugüne kadar. Niye? Şu anda biz para kazanmıyoruz onun için sana teklifte bulunamadım. Gözünü seveyim dedim. Sen beni hiç tanımadın mı? Sabri Abi sana ihtiyacım var demen dünyanın parası benim için. Şu an için söylüyorum. Öyle bir para beklentim yok. Allah'a şükürler olsun. Onlarla beraber, yakında zaten görürsünüz hangi platform olduğunu. Hiç para falan konuşmadan onlarla beraber yaparım. İşin o tarafını onlarla beraber sürdürürüm.

Şimdi. Benim Mahallem diye bir bölüm. Futbolun Güzelliği diye bir bölüm. Niye futbolun güzelliği biliyor musun? Çünkü ben onu güzel bir kadınla sunmak istedim. Futbolun güzelliğini bir de o açıdan anlatmak için ama futbola ilgisi olan. Onu hâlâ arıyorum. Tabii benim çok da fazla maddi imkanım olmadığı için katma değerinin olması lazım.

Bir de Bak Neler Konuştuk. Biraz daha ünlü insanlar. Geçtiğimiz günlerde Erman Yaşar vardı sağ olsun patlattı benim izlenme sayısını. Ceyhun Yılmaz'a çok teşekkür ederim. Resmen talk show yaptı. Bu ne zaman yayınlanacak bilmiyorum ama Cuma günü onu yayınlayacağım (şu anda yayında). Böyle daha ünlü isimlerin olduğu bir sohbet tarzında geçen bir bölüm.

Bilmiyorum sorularına cevap verebildim mi?

V:A: Verdiniz tabii ki. Dopdolu çok keyifli bir sohbetti. Bilmediklerimizi de öğrendik hakkınızda. Detaylı bir şekilde. Çok teşekkür ederiz.

S.U: Bir şey var. İşte o kavga, gürültü olan programları yaparken beni eleştiriyorlardı. YouTube öyle sen aldığı kadar basit değil. En azından benim için ciddi bir bütçe gerektiriyor. Bir ekip kuracağım ama bunun için her ay - aslında onlar için küçük bizim için büyük sayılabilecek- sponsorluk gelirine ihtiyacım var. Youtube limon satmak gibi bir şey bizim için. Orada ne kadar eleştirdiyseniz burada da o
kadar destekleyin.

Ben teşekkür ediyorum bu keyifli sohbet için.